Not: Bu yazının henüz sesli anlatımı yüklenmemiş.

“İçimdeki Çocuk”: Popülist Bir Kuntizlik

          Klişe tanımlamaları algılayışımız elbette kişiseldir. Burası da benim blogum olduğuna göre, kendi kişisel algılayışım üzerinden “içimdeki çocuk” kavramından söz etmek istiyorum. Mutlaka bu kavrama psikolojik yaklaşımlar da vardır; ancak ben işin o kısmını uzmanlara bırakıp, bir çocuk yazarı olarak bu kavrama neden takıldığımı anlatmak istiyorum.

          Çocuklar için metinler üreten yazarların dilinden genelde bu ifade düşmüyor: “Bu kitabı yazarken içimdeki çocuğu dinledim.” Kulağa hoş geldiğini inkâr edemem. Yine de üzerine biraz düşününce, bu anlayışın temelinde çocukları basite indirgeyen, karşı argüman üretemeyecekleri ön kabulüyle onları karikatürleştiren bir tavır seziyorum.

          Bir de sanki bu ifadede “popülist bir kuntizlik” var. Yazar burada sanki şunu diyor: “Benim içimde, tıpkı okurlarım gibi bir çocuk var. Ben diğerleri gibi değilim; içimdeki çocuğa sorarım, o bana hikâyeler fısıldar, ben de yazarım.”

          Anlamı ağır cümleler kurmak yerine, sosyal medyada etkileşim getiren "kulağa hoş gelen" cümlelere meyilli olduğumuz bir çağdayız. Oysa bir yetişkinin, sadece “içindeki çocuğu” dinleyerek sanat icra edebileceğine inanmıyorum. Yetişkin biri, içindeki çocuğu dinleyerek sadece bir çocuğun yapabileceği türden —yetişkin algısına göre saçma sapan— davranışlar sergileyebilir.

          Tıpkı nezaketsizliğini “dobralık” olarak pazarlayanlar gibi, bu kişiler de bir savunma mekanizması olarak içindeki çocuğu dinlediğini söyleyebilir. Bunda bir sakınca yok; ancak ortada bir eser varsa ve onu vücuda getiren kişi bunu tamamen “içindeki çocuğa” bağlıyorsa, orada dürüstlük tanımına uymayan bir şeyler var demektir.

          Gerçek bir çocuk —içimizdeki değil, sokaktaki çocuk— müthiş bir varoluş mücadelesi içindedir. Sayısız veriyi anlamlandırmaya çalışır; “Dün size geleceğiz” der mesela. Çünkü zamanlardan emin değildir ama kelimeleri öğrenmiştir. Onun işi üretmek değil; anlamlandırmak ve hayatta kalmaktır.

          Sonra bu sürecin üzerinden otuz sene geçmiş, entelektüel olarak kendini beslemiş bir yetişkin çıkıp; “Ben bunu içimdeki çocuğu dinleyerek yazdım” diyor.

          Bir keresinde, Vietnam Ha Long Bay’de bir gemi oteldeydim. Gece boyu içkilerimizi içtik, sohbet ettik. İlerleyen saatlerde bir arkadaşımız geminin direğine tırmanmaya karar verdi. Ben yüksekten korkarım; ama o anın büyüsü ve birinin bunu yapıyor olması beni öyle bir tetikledi ki, ben de o direğe tırmanmak istedim.

          İşte o istek, tam olarak içimdeki çocuktu. Çünkü ancak bir çocuk “bana bir şey olmaz” diyerek böyle bir risk alabilir. Neyse ki mantığımı susturmadım ve tırmanmadım; sadece izledim. (Arkadaşıma da bir şey olmadı)

          Yaptığımız anlık saçmalıklara bu kılıfı uydurabiliriz, sakıncası yok. Ama çocuklar için yazılmış bir kitapta bu kılıfa saklanmak bana gerçek dışı geliyor. Bir yazar, çocuklar için yazarken en fazla şunu yapabilir: “Çocukken bunu okusam ne hissederdim?” diye hatırlamaya çalışabilir. Kendine dürüstse, en iyi sonucu da böyle alır.

          İçimizdeki çocuğu dinleyerek dut ağaçlarına tırmanabiliriz, doğru. Ama yüreğimize ve hatıralarımıza kulak verirsek, asıl sahici olanı buluruz. “İçimdeki çocuk” dediğimiz şey, yetişkin personamıza uydurduğumuz bir kılıf gibidir; oysa hatıralar yalan söylemez. Çocukken kalbe yerleşen o saf duyguları şekillendiremezsiniz.

          Özetle; kendi egolarımız ve etkileşim arzularımız için çocukları rahat bırakmalı, bir eser ortaya koymak için kendi çocukluğumuzun gerçek anılarını hatırlamaya çaba harcamalıyız bence.

          Aslında içimizde bir çocuk yok; o, giderek yaşlanan bir bedene uydurduğumuz bir maske. Ama anılarımızda bizi "biz" yapan çok tatlı bir çocuk var. Onu hatırlamak kâfidir.

 


← Tüm Yazılara Dön